Voila c moi ...

Voila c moi ...
[
size=16px]Ömür güncesine giz bir nokta düştüğünde...

Saklı zaman düşleri usulca mavileştiğinde...

Usturalar lal olup,
Sadece yüreğin şah damarını kestiğinde...

Sevda sarar benliğin dört bir yanını.
...
Öyle bir sevda ki,
Bugüne dair,
Dünden kalan.

Nefes
Derin izler bırakır meçhul ürpertilerde,
Soğuk taşlarda yatırırsın onsuzluğunu,
Yek seninki yeterdi aslında kendine,
Lakin kavrarsın;
Ölmek için bir fazlaya ihtiyaç olduğunu.

Hatırla;
Aza tamah etmek senin için delik deşik bir sözdü,
Onunla aynı merhum şehirde nefes almadan önce.

-Çivit Yazısı-

Bu nefes bir sen için az iki sen için ise fazla,
Bil bunu da öyle yaşa...

Tin
Girdabın içinde meçhule savrulur durur,
Hibende taşıdığın kendine dair ne varsa,
Ne varsa seni sen eden,
Saydam korkulara emanet olur.

Hatırla;
Kaybolan ruhlar merkezinin sakiniydin sen,
Başka bedende zatıaline rastlamadan önce.

-Çivit Yazısı-
Yolunu bilmeyen yolcu/yolcusunu tanımayan kervan olmaz
Anla bunu da öyle yaşa...


Gam kıvılcımı başlatır cayır cayır yanmanı,
Berduş hislerin muhtelif sevda odu ile kıvranır,
Önce;
Mum alevi boyun eğer sana,
Sonra;
Kırk gün yangınları.

Hatırla;
Kor olmaktan deli gibi korkardın,
Kül olmanın hayalini görmeden önce.

-Çivit Yazısı-
Her şey karşıtlığı ile bakidir ateşte suda sende gizlidir,
Hisset bunu da öyle yaşa...

Ecel
Sükut-u sanrılar arasında ellerin,gözlerin belirsizleşir,
Ve gelir çatar vakti,
Omuzlar üzerinde almanın yerini,
İşte şu isimsiz musalla seninki.

Lakin öncesinde buyurun cenaze namazına...

-Ey ahali nasıl bilirdiniz?

-İyi bilirdik...

-Nasıl bilirdiniz?

-İyi bilirdik...

-Nasıl bilirdiniz?

-İyi bilirdik...

Hatırla;
Yaşamaya itimat etmez kati inanmazdın,
Sevda ile göç etmeden önce.

-Çivit Yazısı-
Testinin ne an kırılacağı değil boş mu dolu mu kırılacağı önemli,
Tanı bunu da öyle yaşa...

Dost Kelamı:
Giderken ardından ağlayacak bir iki kişi kalsın,
"Katre-i Hüzün" sevincini ancak o lahza anlarsın.

# Posté le dimanche 31 mai 2009 17:57

Modifié le mardi 02 juin 2009 03:29

MOI....

MOI....

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:00

moi....

moi....
Yarım ayın gölgesine sakladım umudumu,
Çalmasınlar, görmesinler kıskanırlar diye,
Yıldızları ortak ettim ömür törpüme,
Umudum sakladığım gördüler ama,
Söz verdiler söylemeyecekler,
Onları söküp alsalar bile,
Acıdılar halime iç çekmelerime,
Her biri taç yaptı ak düşen saçlarıma,
Gecenin serinliğine gerdim göğsüm,
Zıvanadan çıkmış hayallerim,
Yanlış şerit 'e yol almışlar,
Ben bilmiyordum onlar söylediler,

Tek.tek ,göz kırptılar bana,
Yaşanacak güzel günler var üzülme dediler,
Bize emanet umudun buketi,,
Yeri geldiğinde sunulacak sana,
Biraz daha sabredeceksin,
Kirli dünyanın güzel yanı bizde,
Her baktığında ruhun coşacak ,
Biz vereceğiz sana aradığın huzuru,
Kıyma harap etme kendini,
Sana da açılacak hayat penceresi,
Unutma yeter ki sakladığın umudunu,
Önce sen sahip çık,
Üzerine düşeni yap ki,,
Gerisin merak etme,
Geceyi aydınlata yüzümüz yanık kalpleredir verdiğimiz,
Senin gibi bir çilekeşe de var elbet bir diyeceğimiz,
Hadi güzel düşün ,güzel yaşa,
Ben demedim onlalar söylediler.
Bu gece yıldızlarla dertleştim
umut ışığı yaktılar
bana da sizinle paylaşmak düştü

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:01

Modifié le mardi 02 juin 2009 03:28

BEN VE SEDAT

BEN VE SEDAT

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:02

ben ve yigenim

ben ve yigenim

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:04

mwaaaaaa

mwaaaaaa
Köyde eli ayağı tutan, yediden yetmişe herkes Sultan Bacı'nın evine koşuyordu. Giderken de henüz olayı duymamış komşularına haber ediyor;
- Kız sen Alaman kızın yaptıklarını daha duymadın mı? Bütün köy ahalisi Sultan Bacı'nın evine gitti, diyordu.
Mısto'nun oğlu Cemal Alamancı'ydı. Yıllar önce Alamanya kağıdı gelmiş, ancak muayenede iki dişi çürük çıkmıştı. Bu dişler yüzünden az daha gidemiyordu. Neyse ki babası Mısto, Angara'da birilerine yüklüce para ödemiş, işi halletmişti.
Cemal uzun yıllar Alamanya'da çalışmış, sonrada sarışın bir Alaman kızıyla evlenmiş, dedesinin deyimiyle " tam bir gavur " olmuştu. Birkaç yılda bir köye izine gelirlerdi. Bu sene gelirken Alaman karısını ve baldızı Helga'yı da beraber getirmişti.
İşte köylüyü böyle koşturan baldız Helga'ydı. Baldız Helga dediysek, kız dünya güzeli bir afet. Boy desen yerinde, teni bembeyaz, ap ak. Öyle ki inek sütü kızın yanında siyah kalır. Yusyuvarlak bilekler, altın sarısı, ışıl ışıl saçlar.. Yürüdükçe rüzgara tutulmuş selvi gibi ırgalanıyor; Allah sizi inandırsın köyün kerpiç evleri zangır zangır titriyordu.
Helga herkesin diline destan olmuştu. Özellikle de köy delikanlılarının.. Ne hikmetse köy erkeklerinin yolu hep Mısto'nun evin oradan geçer olmuştu. İşe giderken, gelirken ne yapıp edip yollarını değiştiriyorlar, Mısto'nun evin önünden geçiyorlardı.
Helga 'da cilveli mi cilveli. Sıfır kol tişört, şort giyiyor, başına köy kadınlarının oyalı yazma ya da tülbentini bağlıyor, bazen de kadınların şalvarını giyiyordu. Kızı bu halde gör, görde o an orada öl.. Bu köy kıyafetleri, kızın üzerinde sanki başkalaşıyor, renkleşiyor, ışıl ışıl ediyordu.
Köyde kızlar, kadınlar erkeklerle birlikte tarlaya çalışmaya gider. Akşama kadar güneşin önündeler. Bu yüzden hepsi esmer, yanık tenli.. Ama şehir kızları öyle mi. Köyden şehre taşınmış aileler yazın köye geldiğinde, köye başka bir renk gelirdi. Bu şehirlilerin oturdukları, geçtikleri yerlerden püfür püfür tanımadık, bilmedik kokular yükselirdi.
İstanbul gibi büyük şehirlerde, Alamanya'da çalışan ve oraya yerleşmiş köy erkekleri, " şehir kızından eş olmaz, olsa da cilasına, boyasına gücüm yetmez " diyerekten, gelir köy kızlarıyla evlenir, alır giderlerdi. Köyden esmer, kara kuru giden kızlar, şehirden apak, bembeyaz olarak gelirlerdi. Öyle ki tanımanın imkanı yok. Bu sefer de köy delikanlıları " Tuu ulan, ne güzel kızmışta haberimiz yokmuş, nasıl farketmemişiz " der, dizlerini döverdi.
Alamanya'dan, İstanbul, Ankara, İzmir'den istenince, kıymete binen köy kızları, bizim delikanlıların yüzüne bile bakmaz olmuştu. Silov'un oğlu Hıdır, küçükten beri sevdalı olduğu, kızı istetmişti. Kızın babası Cumov; " Benim kızım daha küçük, ne kocası ulan !.." diyerekten onları kovmuştu. Ancak, ne hikmetse kızını, İstanbul'dan gelen ve kızdan 20 yaş büyük birine hemencecik vermişti. Silov'da dayanamamış;
- Ne o Cumov efendi, kızın 2 ayda büyüdü de gelinlik kız mı oldu, deyip, lafı gediğine koymuştu.
Cumov'da bu lafın altında kalmamış;
- Ulan, kızı senin oğluna verecektim de ne olacaktı. Avradın gibi ahır, mayıs kokacaktı. Şehire gelin giderse hayatı kurtulacak, demişti.
Neyse biz dönelim, Alaman kızı Helga 'mıza. Bu Alaman dilberi öyle garip bir şey yapmıştı ki, tüm köylüyü buraya toplamıştı. Duyan şaşkınlıkla, merakla geliyor, Sultan Bacı'nın evinin önünde toplanıyordu.
Komşu kadınlar kendi aralarında anlaşır, imece usulü çalışır, tezek yaparlardı. Güneşte kurutulan tezekler köylünün en önemli ısı kaynağıydı. Ekmek, yemek tezekle pişirilir, kışın sobada tezek yakılırdı. O gün Sultan Bacı'nın mayısı basılacak, tezek yapılacaktı. Kadınlar mayısı ıslatmış, samanını katmış, kimisi paçayı sıvamış ayakla çiğniyor, kimi kürekle karıştırıyor, kıvamını vermeye çalışıyorlardı. Mayıs kıvamına gelince de, elle, kalbur kasnağıyla şekil verilerek tezek yapılacaktı. İşte komşu kadınlar mayısın içinde bu şekilde çırpınırken, elinde fotoğraf makinesi ile Helga gelmişti. Bir süre onları şaşkınlıkla izlemiş, sonra fotoğraflarını çekmişti. Ne olduysa da ondan sonra olmuştu.
Ayağında ki terlikleri çıkarmış, kadınların şaşkın bakışları içinde kendini mayısın içine atmıştı. Kadınlar;
- Helga yapma çık, huylanırsın, hasta olursun, kötü olursun, filan dediler, ancak söz dinleyen kim.
Helga mayısın içinde koşturuyor, kahkahalar atıyor, cıvımış mayısı avuçlayıp kollarına, bacaklarına sürüyordu. Komşu kadınlar şaşkın onu izliyorlardı. Bir ara Sultan Bacı;
- Bu kız delirdi herhal, dedi, çık kız mayısın içinden, diyerekten onu azarladı. Ama Helga ne anlar, coşmuş bir kere. Kahkahalar atıyor, bir taraftan da mayısı yanaklarına, alnına, saçlarına sürüyordu. Bir diğeri;
- Helga yavrum yapma, her yanın yara olur. Yapma, etme, bu yüze göze sürülmez, diyor, bir diğeri de;
- Kız oldu olacak, biraz da yeseydin bari, diyordu.
Bu bağırtıyı, curcunayı duyan diğer komşular da gelmeye başlamış, derken tüm köyün haberi olmuştu. Gelen mayısın etrafına diziliyor, mayısın içinde eğlenen, çırpınan, her tarafı sıvalı Helga'yı izliyordu. Kızın çıkacağı yoktu. Dilinden anlayan da yoktu. Eniştesi Cemal'e, ablasına haber vermek istediler, ancak, onlar da köyün dışına gezmeye gitmişlerdi.
Kalabalık gittikçe artıyordu. Köylü olayı kendi aralarında konuşuyor, anlamaya çalışıyordu. Bu kız ne yapıyordu böyle? Biri;
- Bu kızın kafasına güneş geçti herhal, dedi. Diğeri,
- Yok, yok delirdi herhalde. Çıkarıp ziyarete götürmek gerek..
Ağzında iki tek dişi kalmış yaşlı bir emmi;
- Ah ulan, ben gençken bu kıza rastlayacaktım ki, diyor, çevredekiler gülmekten kırılıyordu.
Bir taraftan böyle yorumlar yapılıyor, bir taraftan da mayısla ıslanmış, haşa huzurdan her yanı belirmiş Helga'yı süzüyorlardı. Köyün ileri gelenlerini çağırmaya karar verdiler. Onlar da geldiler, mayısın içinde ki Helga'yı alttan, üstten, yandan süzüyor, ama belli ki onlarda bir anlam veremiyordu. Gençlerden biri;
- Yav dedi, ben İstanbul'da ki ağabeyimden dinlemiştim. Şeherlilerin çamur banyosu diye bir şeyi varmış. Çamurun içine girer güleş yaparlarmış. Bu çamur öyle bizim bildiğimiz çamurdan değilmiş. Her derde devaymış. Bu ecnebi kız da bizim mayısı böyle bir şey sanmasın.
Bir başkası;
- Belki mayısın da böyle faydaları var da bizim haberimiz yok. Duyduğuma göre ilaçların çoğunu otlardan, bitkilerden yapıyorlarmış. E bizim inekler neyle besleniyor, otlarla. Mayıs da otun işlenmiş hali değil mi? Üstelik hiçbir katkı yok, doğal.. Kesin bizim bu mayısta bilmediğimiz bir şifa var. Hem elin ecnebisinden daha mı iyi bileceğiz.

Delikanlının söylediklerine gülüp geçtiler. Bu kız kesin delirmişti, mayısın içinden çıkartılmalıydı. İleri gelenler böyle diyordu. Delikanlılar büyük bir gönüllülükle ileri atıldılar ki çekip çıkarsınlar. Bunu gören Helga boylu boyunca mayısın içine yatmaz mı. Avuçladığı mayısı onlara doğru fırlatıyor, bir taraftan da gülüyordu. Gençler çaresiz geri çekildiler.
Kızın eniştesi ve ablasını bulsun diye gönderdikleri çocuk nefes nefese onları bulduğu haberini getirdi. İkisi de koşturarak geldiler. Helga onları görünce daha da coştu. Mayısın içinde affedersiniz, küllükte debelenen gır eşek gibi taklalar atıyor, bir taraftan da, eliyle onları çağırıyor;
- Komm, kommm !.., diyordu.
Durumu gören eniştesi Cemal bağırarak kıza Alamanca bir şeyler söyledi. Deminden beri kahkahalar atan, mayısın içinde cirit atan Helga birden sustu. Mayısın içinde ayağa kalktı, bir süre eline, üstüne baktı, sonra da avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu. Koşarak kenara çıktı. İlk müdahaleyi yapıp kovalar da ki suyu üstüne boca ettiler. Biraz yüzü gözü seçilir gibi oldu. Alıp eve götürdüler. Kızın bu ağlamasına dayanamayan yaşlı bir köylü,
- Ulan Cemal, ne dedin ki kızı ağlattın, edepsiz. Kızcağız ne güzel neşeliydi, eğleniyordu, dedi.
- Yok dayı, dedi Cemal, kızmadım. Mayısın inek dışkısı olduğunu söyledim ona, hepsi bu..
Onlar gidince köylü de dağıldı. Ama, Mısto'ların evinde ki curcuna sabaha kadar devam etti. Kızı kocaman bir leğenin içine oturttular, yıkadılar. Ama kız çıkmıyordu, defalarca banyo yaptı. Kuyulardan, çeşmeden sabaha kadar su taşındı. Üç koca kazan ocaktan inmedi, altı tezeklendi, yakıldı, su ısıtıldı. Kızın her yanı kabarmıştı, öğürmekten içi dışına çıkmıştı.

Sabah olunca kızı aldılar şehire doktora götürdüler. Gidiş o gidiş. Bir daha dönmedi Helga. Bu duruma en çokta köy gençleri üzülmüştü.

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:06

Modifié le lundi 01 juin 2009 15:24

.......................................

.......................................

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:07

....

....
Nasıl olsa bir daha karşılaşmak zor olur artık
Bir karışlık düşlerimle
Jules Verne hikâyeli gözlerine
En fazla enlem ve boylam diyerek geçtiğimden

Yakamozların ayak izi kovulur denizlerden
Güneşin doğuşu kadar hızlı değilsem
Bir tur sanırdım yalnızca
bir gecenin marifetini
dünyanın güneş çevresinde
döndüğü kadar etrafımda dönmeyi bilmesini

ufukta en fazla pigmelerin ufo görmesine katlanacak
sabrım kalırdı

Kim bilir kaçıncı paralel de yaşardın oysa
Adımı bilmeden
Hangi tarih yaşını eskitir bana sormadan
Bense hangi nebülözde ki
Kimyasal artığım artık
Bulunup arınmaya âşık
Yok, edilmek için lahit kaldırım taşına
Yani anlasana ölümlü olmana bile razı
Katre sancılarım, var oluş masallarına

Hadi habersiz dünyalar da vardı deseler
Sana benzeyen,

Ki zaten oradan geliyorum hepsine doymuş
Sana en fazla yirmi bin fersah yakın

Uzun katlı, evlerin içinde
Yüzlerini sana benzemek için boyayan,
Bratleri, bitleri, itleri olan

Güneşi gördüğün de soyunup
Üşüdüğünde giyinen ki
Sen olmaya cüret edecek
cesaretleri
şubat on dörttü
Yalnızca bir gecelik klonundan
Arta kalan
zaman

Anladım ki
Her ne kusur varsa geçen zaman da,
Işık hızı masumdu
Bendim yavaş

# Posté le dimanche 31 mai 2009 18:08

Modifié le mardi 02 juin 2009 03:27